istanbul escort

şişli escort

istanbul escort

şişli escort

maltepe escortalanya escortbodrum escortporno izle

SanalGazeteci.Net

web tasarım

Çeviri Eser Üzerine Bir İnceleme “Umberto Eco: Ortaçağ”

Çeviri Eser Üzerine Bir İnceleme “Umberto Eco: Ortaçağ”
Abdullah Şahin
Abdullah Şahin( info@sanalgazeteci.net )
240 views
21 Ağustos 2019 - 10:03

Gülün Adı adlı eseriyle tanınan Umberto Eco’nun yayımcılığında, Ortaçağ üst başlığı adı altında, Alfa yayınları tarafından dört cilt olmak üzere dilimize çevrilen eserler şunlardır: 1. cilt: Ortaçağ: Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar; 2. cilt Ortaçağ: Katedraller, Şövalyeler, Şehirler; 3. cilt: Şatolar, Tüccarlar, Şairler; 4. cilt: Kâşifler, Ticaret, Ütopyalar.

Bu eserler akademi çevresinde heyecan uyandırdı. Çünkü ortaçağ ihtisasında ( diğer pek çok ihtisas sahasında olduğu gibi) Türkçe literatürde yeterli çalışma mevcut değildir. Bu sebepten ve Eco’nun ününden olsa gerek, 1. cilt kısa sürede bir kaç baskı yaptı. Bu da, eserin talep gördüğünü ve bir okuyucu kitlesinin mevcut olduğunu göstermektedir. Eser sadece siyasî ve askerî değil, sanat, kültür, iktisat, toplum sahalarında da ortaçağı aydınlatıyor. Bilhassa tarihi sadece askerî ve siyasî yönleriyle değerlendirmeyi alışkanlık haline getirmiş olan bizim gibi toplumlarda bu tür hacimli eserler büyük önem arz etmekte. Bununla birlikte ifade etmek gerekir ki, Türkçe literatürde mevcut olan bu eksikliği sadece çeviri eserlerle gideremeyiz. Bunun için tarih öğrencilerinin ufuklarını genişletmeleri gerekmekte ki, bu sayede tarihçiliğimizin de ufku genişlesin.  Bütün bu müspet durumların yanı sıra, maalesef, hem akademi camiasında hem de tarih öğrencileri arasında eserde mevcut olan pek çok çeviri yanlışlığı gözden kaçmış olmalı. Esefle ifade etmeliyim ki, 1. cildi temin ederken ki heyecanım, eseri okumaya başladıktan kısa bir süre sonra söndü ve heyecanım hayal kırıklığına evrildi. Okudukça eserin Türkçe literatüre kazandıracağı katkıdan şüphe etmeye başladım Tarihçi hassasiyeti ve sorumluluğu göz önüne alındığında, eserindeki mevcut çeviri hatalarının bildirilmesi bir görev addedildiği için bu mütevazı yazı tarafımızca kaleme alınmıştır. Bu yazıda sadece 1. cilt değerlendirilecektir. Ayrıca, bu yazıda kısa da olsa tarih öğrencilerinin ve tarihçiliğimizin sorunlarına da değinilecektir.

Eserdeki mevcut olan çeviri hataları, eserin ortaçağ ihtisas tarihçiliğimize yapacağı katkıya zarar vermiştir. Bununla birlikte çevirinin alelade olduğu yadsınamaz bir hakikattir. Esefle ifade ediyorum ki, bu tür çeviri eserler tarihçiliğimizin gelişmesinin önündeki en önemli engellerden biridir. Çevirmen, lisans eğitimi seviyesindeki birinin bile yapamayacağı hatalar yapmış: İmparator isimlerinin, tarihlerinin ve olayların karıştırılması sonucu hatalı ve anlamsız cümlelerle yapılmış bir çeviri ortaya çıkmıştır. Elbette, bu hataların en önemli müsebbibi, bilhassa tarihî metinlerin çevrilmesinde, sadece dil liyakatinin yeterli olacağını düşünen zihniyettir. Ülkemizde, tarih disiplini hak ettiği değeri görmemekte. Ayrıca, bu değerin anlaşılabilmesi için de Tarih Felsefesinin iyi bilinmesi gerekir. Maalesef, bu konuda da yeterli çalışma yapılmamakta ve daha çok çeviri eserlerle yetinilmekte. Şayet bu konuya ehemmiyet verilmiş olsa idi, Zeki Velidî Togan’ın Tarihte Usûl adlı eseri her bir tarih öğrencisi tarafından okunmuş olmalıydı Ama okunması bir yana pek çok tarih öğrencisi böyle bir eserden bihaber. Çoğu tarih öğrencisi de eseri, dilinin ağırlığından ( günümüz Türkçesi için) dolayı okuyabilecek donanıma sahip değil. Hâlbuki eser iki yüz veya üç yüz yıl önce basılmadı (Tam da burada karşımıza bir milletin dilinin sürekliliği sorunu ortaya çıkıyor. Bugün yeryüzünde atalarının yazdıklarını hatta mezar taşını okuyamayan kaç millet vardır? Bir millet hafızasından mahrumsa (yani dilinden) ve tarihî sürekliliğini sağlayamıyorsa, o milletin her hangi bir şey üretmesi beklenemez; başka milletlerin tesiri altında kalmaya mahkûmdur. Ayrıca, şunu da ifade etmek gerekir ki: Bugün Tarih bölümlerinde Osmanlı Türkçesi metinleri Latinize etmek tarihçilik olarak algılanıyor. Bu durum da ülkemizdeki tarih anlayışının ve seviyesinin sorgulanması ve yeniden ele alınması zaruretini doğurmaktadır). Hâlbuki Eser 1941 yılında ilk baskısını yaptı. Eserin basılma sebebi ise Türkiye’de bu ihtisasta mevcut olan eksikliği gidermekti. Eserde ayrıca, Türkiye’de tarih disiplininin içinde bulunduğu zorluklara değinilmekte ve çözüm önerileri sunulmakta. O dönem ki sorunlarla günümüz sorunları karşılaştırıldığında ise, ülkemizde tarih disiplininin gelişmesindeki engellerin bertaraf edilmesi bir yana, engellerin gittikçe arttığını söyleye bileyeceğimiz gibi, Türk dünyasının yetiştirmiş olduğu bir dehanın mevcut sorunlar üzerinde sunmuş olduğu çözümlemelerin dahi itibar görmediğini de esefle belirtmeliyim. Bugünün tarih öğrencilerinin çoğu bu tarihte basılmış bir eseri okumakta büyük zorluk çekmektedir. Bu durum Türkçemizin ne derece yıprandığını ve geleceğinin (tedbir alınmaz ise) ne olacağını göstermekte. Togan’ın eserinde derinlemesine incelediği gibi tarih bilgisinden önce tarihte usûlün öğrenilmesinin önemini batılı tarihçilerin dünya tarihçiliğine yön vermesinden de anlıyoruz. Batıda bu disipline verilen önemi ve bu disiplinin kattığı faydaları anlamak isteyenler bu esere başvurmalıdır. Bu bilgiden yola çıkarak, Tarihî bir bilgiyi değerlendirebilecek seviyede olmayan tarih öğrencilerinin tarihi nasıl hakkıyla tahlil ve terkip usûlleriyle tetkik etmesi beklenebilir. Herhangi bir çeviri eserlerin okunması esnasında,  mevcut hataların tespit edilememesindeki en önemli etken tarih öğrencilerinin tarih disiplininin usûlünden bihaber olmalarından kaynaklanmaktadır. Tarihî olayları (vak’a) olguları (vakıa’) çerçevesinde değerlendirmediğimizde, tarihî bir bütün olarak ele alıp hakikate daha fazla yaklaşmak bugün olduğu gibi erişilmez bir durum alır. Bu gibi konular küçümsenebilir, ama bizatihi tarihin kendisi bize bunun böyle olmadığını ispatlamıştır: “Hakikatte, tarih, onun için çalışanların kullandıkları usûl üzerine açık şuurları bulunmasına, şüphesiz, en ziyade lüzum gösteren bilgidir”.

Bu kısa izahattan sonra, eserde mevcut olan çeviri hatalarına değinebiliriz. Çeviri eserlerin bu hali Türkiye’de tarih anlayışının ve tarihe verilen önemin bir sonucudur. Eserde mevcut olan hataların, eserin kısa sürede birçok baskı yapmasına rağmen, düzeltilmemesi durumun ne kadar vahim olduğunun ispatıdır. Eserde tespit edilen bir dizi çeviri hatası ise şunlardır: 

Sayfa 111’de:’’Justinianus’la (331-363) durum aniden değişir, çünkü Justinianus kendi dini olan Hrıstiyanlığı reddeder (bundan dolayı kendisine Apostata veya dönme adı verilecektir) Hıristiyanlığa verilmiş olan tüm ayrıcalıkları iptal eder ve 363’te, Pers İmparatorluğuna karşı yürütülen sefer sırasındaki ölümüne kadar bir çok açıdan “suni” olan bir paganizmi her şekilde yaymaya ve teşvik etmeye çalışır’’. Bu cümledeki en önemli yanlışlık: Paganizme geri dönmek için gayret eden imparator Justinianus değil Julianus’tur. Bundan dolayı imparatorun adı Julianus olacaktı. Hem Julianus hem de Justinianus yaptıklarıyla şahsına münhasır imparatorlardır. İkisinin karıştırılması çok vahim bir hata olmuş. Tarihlendirme de zaten, Justinianus’a değil Julianus’a ait. Sayfa 121’de ise Julianus’un, taht yılı‘‘355-363 ’’ olarak verilmiş. Doğrusu: 361-363 yılları arasındadır.

Başka önemli bir çeviri hatası sayfa 147’de: ‘‘324’e kadar tek imparator olan Constantinus….’’diye başlayıp devam eden cümledir.  Bu cümledeki hata: Constantinus 324 yılına kadar değil tam tersi 324 yılından sonra tek imparator olmuştur. ‘‘Licinius Selanik’e gönderildi; fakat Constantinus, kayınpederi Herculius Maximianus örneğinden etkilenerek, Licinius’un çıkardığı imparatorluk kaftanını tekrar giyeceği ve böylelikle devleti tehlikeye atacağı korkusuyla, onu Selanik’te öldürttü. İmparatorluk Constantinus ve Licinius arasında Doğu ve Batı olarak 314-324 yılları arasında bölündü. En baştan beri gerginlikler vardı ve savaş 316 yılında başladı.324 yılında Licinius’un mağlubiyeti ile sona erdi’’. Bu çeviri hatası dikkatli bir okuma ile kolaylıkla fark edilebilirdi: Eserde Licinius’un MS 250- MS 324 olan doğum ve ölüm tarihlerinden yola çıkarak dahi cümlenin yanlış olduğunu tespit etmek ve mevcut hatayı düzeltmek mümkün. Bir diğer garabet ise: sayfa 110’da “İkonoklazm Dönemine Kadar Bizans İmparatorluğu” adlı makalede: “ Rakibi Licinius’u 324’te yenen (y 250- 324) Constantinus (y 285- 337), imparatorluğun tek hükümdarı haline geldiği zaman…” diye başlayan bu cümleden de çevirinin aleladeliğini anlıyoruz. Birbirine zıt iki cümle mevcut. Bu durum eserin çevirisinin bitmesi sonrasında incelenmediğini gösteriyor. Bu eser tarihî bilgiden yoksun bir kişi tarafından çevrildiği gibi, eseri tetkik eden heyet dahi tarihî bilgiden yoksundur.

Sayfa 134’te  ‘‘Emevi Halifeliği’’ adlı makalede ise:’’Peygamberin torunu ve ailesi 661’de Kerbela’da katledilir…’’ diye başlayan cümlede yapılan hata: Hz. Muhammed’in (s.a.v)  torunu Hz. Hüseyin MS. 661 yılında değil, MS. 680 yılında katledilmiştir. Ayrıca, oğlu Zeynel Abidin (Ebü’l-Hasen Alî b. el-Hüseyn b. Alî b. Ebî Tâlib) hayatta kalmıştır. Bütün ailesi katledilmemiştir. Hz. Muaviye’nin vefatından sonra, vasiyeti üzerine Yezid’in ( 680- 683) tahta geçmesi ile müslümanlar arasında başlayan hoşnutsuzluk Hz. Hüseyin’i halifelik makamını elde etmeye zorlamıştır. Nasıl olurda Hz. Ali’nin katledilme tarihi olan MS. 661 yılı, oğlunun ve ailesinin katledilme tarihi ile karıştırılır. Hz. Ali, MS. 661 yılında Abdurrahman b. Mülcem adındaki bir Haricî tarafından Küfe mescidinde suikaste uğradı ve iki gün sonra şehit oldu. Hz. Hüseyin ( künyesi: Hüseyin b. Ali) ve ailesi ise Kerbela’da MS. 680 yılında Yezid’in askerleri tarafından muhasara edildi ve akabinde şehit edildikten sonra başı kesilerek Küfe valisine götürüldü. Her iki olayın zaman ve tarihî farklılıkları dikkatle değerlendirilince yapılan hatanın vahameti ortaya çıkmaktadır.

Kitabın sadece, yüz otuz dört sayfasının tetkiki sonucu elde edilen bu hatalar, kitabın tamamının (daha ehil bir gözle)  okunması sonucu artacağı endişesini taşımaktayım. Okumaya devam etmeme sebebim, hâlen lisans eğitiminde olmamdan dolayı doğru olup olmadığını bilmediğim bilgilerin olabileceği endişesi taşıdığımdandır. Basit gibi görünen bu tür hatalar, Türkiye’de tarihçiliğin gelişimine engel olmakla birlikte, okuyucunun dimağının yanlış bilgiyle kirletilmesine sebebiyet vermektedir. Türkiye’de, çeviri eserlerin liyakati her zaman sorgulanmakta; maalesef bu sorgulamalar çeviri eserlerin malûm mukadderatını değiştiremiyor. Binaenaleyh, yanlış bilgiler dimağları kirletmeye devam etmektedir. Bu tür çeviri hatalarıyla dolu eserler, çevirmenlerde aranan niteliğin sadece dil ( dil ehliyetinin ne derece iyi olduğu tartışmalı ) ile sınırlı tutulması ve yayın evlerinin sadece ticari çıkar peşinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu tür hataların düzeltilmesinde tarih öğrencilerine önemli görevler düşmekte. Ama, Okuduğu kitapla ilgisi sadece sınav ve hocanın verdiği ödevle sınırlı olan bir öğrenci için bütün bunların bir önemi olmasa gerek. Bu yüzden tarih öğrencilerinin kendisini yetiştirmesi ve tarihin ticarî çıkarlara kurban edilmemesi için mücadele etmesi gerekmektedir.

Üzerinde ısrarla durulması gereken bir diğer husus ise: Eserin kısa sürede üçüncü baskısı yapılmasına rağmen, hatalar hâlâ tekrar edilmektedir. Yani, ya eserdeki hatalar okuyucuların dikkatini çekmedi ya da ülkemizde tarih kitapları sadece kitaplıkları süslemekte.

Bahsetmeden geçemeyeceğim, mezkûr kitabı alıp okumuş bir tarih öğrencisine, kitaptaki çeviriyle alakalı hataları söyledikten sonra, bana ’’aaa öylemi…’’ diye karşılık verip,  arkadaşlarıyla olan sohbetine devam etmesi, öğrencilerin bu gibi durumlar karşısındaki ilgisiz tavrına tipik bir örnek olsa gerek. Hatta bu tarih öğrencisinin yanlış yerlerin üzerini çizmiş olduğunu gördüm. Yani yanlış bilgiyi doğru diye okuyoruz. Belki de bizim en önemli sorunumuz bu: Yanlış bilgiyi doğru olarak öğre(tilmesi)nmemiz. Bu kişiyi yargılamıyorum ama ortada acı bir gerçek var. Açıkçası, bu durum beni hem tarihçiliğimizin geleceği hakkında karamsarlığa sevk ediyor hem de çeviri eserler başta olmak üzere  tarihçiliğimizin genel itibariyle ‘‘ ma’lum – u  i’lamdan’’ öteye gidemediğine dair hüzünle karışık bir fikrin dimağımda belirmesine sebep oluyor. Bugün genel itibariyle tarih bölümlerinin durumu ortada, kaliteli eğitim verilemiyor, öğrencilerin çoğu şu zihniyet ile gelmiş: Üniversite mezunu olayım. Vakit geçsin, İnsanlar bana üniversite okuyor desin… Böyle bir zihniyette olan öğrenci güruhundan ne beklenebilir? Gerçekten tarihi seven, tarihin öneminin idrâkinde olan çok az öğrenci var. Bunun bir diğer nedeni de, iki üç kitap okuyan herkesin kendisini tarihçi olarak tanıtması. Bu ülkede tarihçiler hariç hemen hemen her meslek erbabı tarihçi. Ekranlarda görüyoruz: Bağırıp çağırmayı, yaltaklanmayı, tarihi çarpıtmayı tarihçilik zanneden birçok sözde tarihçi mevcut. Bu durum bana, ’‘ Tarihi yağmaladı bir düzine talihsiz’’ vecizesinin hatırlatmaktadır.

Tarihçiliğimizin sergüzeşti, sadece bununla ifade edilemez. Siyaset ve ideolojinin hüküm ferma olması da yadsınamaz bir hakikat. Bu hakikati tarihçilerin üstadı Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan hoca şu veciz sözlerle ifade etmiştir: ‘‘İlmî mesaiyi takdir eden en yüksek makam hükümet olursa, en ciddi ilmî eserler zimamdarlara eşref i saatte hayırhah bir ağızla tanıtılarak makbuliyete geçeceği gibi, talihsiz ise, dedikoduya kurban gidebilir. Böyle şartlar karşısında, üniversite tedrisatında ve ilim namına yapılan neşriyatta ya Avrupa dillerinden tercümeler yapmak, yahut geçmiş zamanların siyasî hadiselerini sıralama ile iktifa etme, yani ilmi dava ve içtihâd yoluna gitmemek, en sağlam ve tehlikesiz bir yol sayılabilir. En ibretlik bir diğer tespiti ise: ‘‘Merkezî ilim müesseseleri her milletin kendi seviyesine göre teşekkül eder, bunun kendimizden daha mütekâmil olmasını beklemek doğru olmaz’’. Togan ayrıca fikirlerini tatbik etmiştir ve asla eserlerini “ zimamdarlara eşref i saatte hahırhah bir ağızla” tanıtmamıştır. Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Reşid Galip, Afet İnan ve Sadri Maksudî başta olmak üzere tarihî hakikatleri günün siyasetine malzeme yapanlar karşısında, fikirlerini nasıl müdafaa ettiğini görebiliyoruz. Tarihî hakikatleri savunan bir tarihçi olan Togan’ı o dönemde en iyi tanımlayan, M. Fuad Köprülü’ye atfedilen şu cümle olmuştur: ‘‘ Ne yaptım benim evim sırtımda değil ki’’.

Tarihi bir disiplin olarak değerlendirmek gerekir ama tetkik, tahlil ve terkip usûlünü uygularken bir bilim ciddiyetinde ve sorumluluğunda hareket edilmesi gerekir. Aksi takdirde hikâyeden öte gitmeyen bir tarih anlayışımız olur. Tarih dün, bugün ve yarın bakış açılarıyla ele alınmalı ki insanlık için bir anlam ifade etsin. Maalesef, dünyaya yön veren tarih çalışmaları (az da olsa istisnaları olmakla birlikte) yapamadığımız gibi yapılan çalışmaları dahi dilimize kazandırmada yetersiziz. Umarım, bu mütevazı yazı hem ele aldığı kitaptaki çeviri hatalarının düzeltilmesine hem de ülkemizdeki çeviri faaliyetleriyle ilgili liyakatin sorgulanmasına ve tarih öğrencileri tarafından tarihin kıymetinin anlaşılmasına vesile olur.

Abdullah Şahin
info@sanalgazeteci.net

Sitemiz İhlas Haber Ajansı (İHA) abonesidir İhlas Haber Ajansı (İHA) tarafından geçilen tüm haberler, SanalGazeteci.net editörlerinin hiçbir editoryal müdahalesi olmadan otomatik olarak ajans kanallarından geldiği şekliyle yer almaktadır. Haberlerin hepsinin hukuki muhatabı haberi geçen İhlas Haber Ajansı (İHA) dır.